Neler yeni

Foruma hoş geldin ?, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

Dinleyebilmek

Dinleyebilmek


Basit gibi gözüken şeylere dikkat etmesini öğrenmek zorundayız (Heidegger, 1975:

65). Aksi takdirde herkesin gözü önündeki fenomenlerin iç yüzünü kavrama

kabiliyetimiz gelişmez (Wittgenstein, 1988: 63).

Asıl mesel "açık" olabilmektir. Şuurlu bir vukufun temelinde bu "açıklık" yatar.

Bunun için de gerekli sorularla meselenin özünün derinliklerine inilmesi gerekir

(Gadamer, 1979: 325). Yani soru işaretleri, yeteri kadar derine salınmalıdır

(Wittgenstein, 1988: 62).

Bir ipucunu yakalayabilmemiz için önce bu ipucunun geldiği ortamı dinlememiz

gereklidir (Heidegger, 1972: 138). Evet, "çağırmak, çağrılan şeyi yaklaştırır"

der Heidegger (1971: 57). İnsan ancak sezmeye hazır olduğu şeyi sezebilir,

bilmeye hazır olduğu şeyi bilebilir, anlamaya hazır olduğu şeyi anlayabilir.

Eğer bir beyan gerektiği gibi dinlenilmiyorsa, çok şey uğrayıp geçer de farkına

varılmaz. Önyargısız, esnek düşünebilen ve vicdanına kulak veren insanlar,

gerektiği gibi dinleyebilirler. İptal-i his, gaflet ve taassup içinde olanlar

ise sadece sesler duyarlar, gelip giden sesler.

Doğru dinlenilmeyen şeylere doğru cevap verilemez. Dinlemek tam bir

konsantrasyon meselesidir. Aksi takdirde epistemik potansiyel uyandırılamaz.

Dinlemedeki acziyet, epistemik bir atalet doğurur, neticede iptal-i his galebe

eder. Kognitif uyuşukluktan kurtulmak için kognitif yenilenme gereklidir

(Fiumara, 1990: 85). Belki de bizler zihinlerimizi ve kalblerimizi meşgul eden,

hatta işgal eden şeyler yüzünden idraki ve ilhami şoklar yaşayamıyoruz. Sıradan,

gelip geçici, serap gibi mesajlarla meşbu kültürel galaksimizde gerekli yerlere,

gerekli zamanlarda fikri ve kalbi seyahatler yapıp "vukuf"a ulaşmanın yollarını

aramalıyız.

Duydukları halde sağır gibi, gördükleri halde kör gibi, düşündükleri halde

baygın gibi davranan insanlar var. Bu iptal-i hissin farkına varmak da çok zor,

zira insan bu "sakatlığa" yavaş yavaş, sinsice ve acısız bir şekilde

kayıveriyor. Neticede kognitif bir felç yaşanıyor. Manevi kalp damgalandığı

zaman manevi hayat da bir heykel gibi taşlaşıyor, melekeler fonksiyonlarını

yitiriyor, hissiz, cansız, soğuk ve kuru bir enkaz ortaya çıkıyor. Böyle bir

durumda insan akletmez, anlamak istemez, kendince anlamak istese de anlayamaz.

Tepkiler sona erer. Diyaloğa açıklık görülmez. Safi nur uğrasa, kalbinde tasdik

edici bir meyil bulunmadığı için simsiyah bir yapı tarafından absorbe edilir. Bu

insan ne dış dünyayı dinler ne de iç dünyasını. Deruni hayatının ecnebisi haline

gelir. Zihnen felç, kalben letarji olur. Vicdanı lal kesilmiş bu insanın

nazarında kainat da dilsizdir. Belki bir şeyler duyar, ama kesinlikle dinlemez,

dinleyemez, dinlemek istemez. Fikri uyuşukluk, kalbi atalet, hissi hipnoz onu

örter, örter, örter. Derin bir gaflet uykusunda mışıl uyur.

Dinlemek için kibri tekmelemek gereklidir. Açık olmayan dinleyemez. Mütekellimin

samimi olmadığını düşünen bir insanın hisleri kutuplaşır, sözleri itici bulur,

gergin, elektrikli bir hava içine girer, istifade edemez.

Dinlemek için "sessiz olmak" gereklidir. Ancak bundan sonra iç tecrübelerimiz

artabilir. Sessiz olmadan idrak etmek mümkün değildir. Sessizliği hissetmeden iç

dünyamızı dinlemeye çalışırsak boşluk ve gürültüyle karışılaşırız, manayla değil

(Fiuamara, 1990: 105). Sessizliğin bir ağırlığı vardır. Bu ağırlığı çoğu

kelimede bulamayız. Geçmişte yaşadığımız, halen yaşamakta olduğumuz, gelecekte

yaşamamız muhtemel olan herşeyle yüklü bir ağırlıktır bu. Bütün hayat bir anlık

sessizlik içinde meknidir sanki...Herşeyimiz o an-ı seyyalede dercedilmiştir

adeta (Sciacca, 1963: 102).

Dinlemekten çok konuşmaya mı niyet ediyoruz ne? Sadece kendini dinlemek, kendini

dinletmek isteyen bir insan ne kadar büyük bir zulüm işlediğinin farkında

değildir. Başkalarının nezaketini istismar eden, iletişim kuramaz, sadece

iletir durur. Almadan hep vermeye çalışır. Zaten alacak pek birşeyi olduğunu da

düşünmez. Onun nazarında karşısındaki çoğu insan pasif bir dinleyicidir, o

kadar. Dinlemeyen aldırmaz, umursamaz, anlamaz. Kendimiz dışındaki kimseler ve

şeyler de bize birşeyler anlatabilir, yeter ki dinlemeye hazır olalım. Bu

hazırlığı yapmazsak hep hodbin, hep hodgam, hep hodperest kalırız. Dinlemeyen

kendi hayaline aşıktır. Halbuki dinlemek diğergamlık gerektirir. Dinlemek bir

tevazu alemetidir. Dinlemesini bilmeyen haddini bilemez.

Dinlemek, kendi dünyamızla faklı bir dünya arasında köprüler kurma yoludur

(Fiumara, 1990: 162). Açıklık, tevazu, mümaşat, empati, zihni işbirliği ve kalbi

yardımlaşma dinleme adabın dandır. Diyaloğu zayıflatmaya değil güçlendirmeye

çalışmak gereklidir.

Dil ülfetten yorgun düşmüş. "Ölenle ölünmez" deyip geçiyoruz. "Ölüm", "hesap",

"ebediyet" bizim için neler ifade ediyor acaba? Dilin hakikatini unutturmuşlar

bize. Dilin asli hakikatiyle ancak düşüncelerimizi ifade edecek uygun bir kelime

bulamadığımızda yüzyüze geliyoruz (Heidegger, 1971: 59).

Bilmediğimiz bir kelime için sözlüğe bakar ve orada ne yazıyorsa ona göre bir

"ilk intiba" ediniriz. Bu intibadan kurtulmamız kolay değildir, o kelimeyle her

buluşmamızda onu hatırlarız. Ancak, belki de kelimenin asli manası, bizim o ilk

intibamızdan çok uzaktadır, çok uzakta (Heidegger, 1972: 129).

"Kelimelerin ne dediklerine dikkat etmek biz modern insanlar için oldukça

zordur" der Heidegger. Çünkü öncelikle ülfetten kurtulmamız gereklidir. Bunu

başardığımız an, herşey kolaylaşır (Heidegger, 1972: 130). O halde dilde bir

yenilenme gereklidir. Uyanmak için zinde, farklı, şok gibi bir beyan lazımdır.

Bu yeni dili dinlemeyi öğrenmek, tekrar tekrar öğrenmek ise elzemdir.
 

Foruma hoş geldin ?, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.